#smrgSAHAF Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları - 1972

Basıldığı Matbaa:
Ankara Üniversitesi Basımevi
Stok Kodu:
1199135300
Boyut:
16x24
Sayfa Sayısı:
532 s.
Basım Yeri:
Ankara
Baskı:
2
Basım Tarihi:
1972
Kapak Türü:
Karton Kapak
Kağıt Türü:
3. Hamur
Dili:
Türkçe
Kategori:
0,00
1199135300
521094
Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları -        1972
Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları - 1972 #smrgSAHAF
0.00
XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların, Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türklerinin ataları olduklarını biliyoruz. Selçuklu ve Osmanlı Hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde pek mühim roller oynamış bir Türk kavmi olduğu anlaşılmış bulunur.

Oğuzlar, Siriderya boyları ile onun kuzeyindeki bozkırlarda yaşarlarken, onlardan ancak bir bölüğü şehirlerde oturuyordu. Bu oturak Oğuzlar savaş ile meşgul olmayıp, kendilerini şehir hayatının gerektirdiği işlere verdiklerinden göçebe eldaşları onlara istihfafla yatuk, yani tembel demişlerdi. Gerçekten göçebe Oğuzlar oturak eldaşlarını istihfaf etmekte kendi telakkileri bakımından haklı sayılabilirler. Çünkü Selçuklu İmparatorluğu'nu oturak Oğuzlar değil, bizzat onlar kurmuşlardı. Fakat göçebe Oğuzlar da 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi ile Anadolu'yu açıp bu ülkede oturak yaşayışa geçmeye başladılar. XIII. yüzyılda onlardan mühim bir kısmının artık şehir ve köylerde yaşadığı görülür. Bununla beraber, adı geçen yüzyılda yine Anadolu'da, çoğunu yeni gelenlerin, yani Moğol istilasının önünden kaçanların teşkil ettiği, kalabalık sayıda göçebe Türk unsuru da vardı. Selçuklu Devleti, bir daha kurtulamayacak bir şekilde Moğol hâkimiyeti altına girince, Oğuzların deyimi ile yatuklar, yani oturak Türk halkı, kendisini mukadderata teslim ettiği hâlde, göçebe Türk unsuru, yani Türkmenler, Moğollara karşı mücadelede bulunmaktan geri durmadılar. Neticede Türk göçebe unsuru, Türkmenler, ilk önce Türkiye'de, sonra buradan giderek İran'da siyasi hâkimiyeti ellerine aldılar. Böylece Türkmenler, Türkiye tarihinin ikinci devrinin (Beylikler Devri) yaratıcıları oldukları gibi, İran'da da XX. yüzyıla değin Türk hâkimiyetini devam ettirdiler.

Türkiye tarihinin üçüncü devrini açan Osmanlı Hanedanı'na gelince, bu hanedanın da göçebe Türk unsurundan çıktığını biliyoruz. Diğer taraftan Osmanlı Hanedanı'nın gerek Marmara bölgesinin fethinde gerek Rumeli'nin ele geçirilmesinde mensup bulunduğu göçebe unsurdan geniş ölçüde faydalanmış olduğu da bir vakıadır.

Fakat XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye'de göçebe unsur siyasi ehemmiyetini eskisine nispetle epeyce yitirdi. Bu da başlıca, oturak yaşayışa geçmeler ve İran'a yapılan göçmeler sonucunda sayısının çok azalmış olması, Osmanlı askerî teşkilatının kudreti ve "delikli demir"in icat edilmesi gibi amillerden ileri gelmiştir. Bu sebeple, Anadolu'daki Türk oymaklarının Osmanlı devrindeki rolleri daha ziyade içtimai tarihimiz bakımından önemlidir. Gerçekten onlar, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren muhtelif amiller yüzünden vakit vakit bünyesinde zayıflık ve boşluklar meydana gelen yerleşik Türk halkının bu boşluklarını doldurarak ona daima kuvvet ve hayatiyet kazandırmışlardır. Bununla beraber, şunu da belirtmek yerinde olur ki, Türk oymakları son asırlarda dahi siyasi ehemmiyetlerini büsbütün kaybetmiş değillerdi. Nitekim, XVIII. yüzyılda Anadolu'da ortaya çıkan derebeyi ailelerinden, başta en büyüğü (Çapar Çapan-oğulları) olmak üzere, birçoklarının da yine göçebe Türk unsuruna mensup olduklarını biliyoruz.

Şu çok kısa izahat, göçebe Türk topluluğunun millî tarihimizde ne kadar mühim bir yeri olduğunu gösteriyor. Bunu bir cümle ile ifade etmek istersek, diyebiliriz ki: Türk göçebe unsuru, Oğuz Türklerinin Yakın Doğu'da Selçuklulardan sonra da siyasi hâkimiyetlerini devam ettirmelerinde başlıca rolü oynadığı gibi, Osmanlı devrinde de Anadolu'daki oturak Türk cemiyetinin varlığını korumasında pek mühim bir amil olmuştur.

İşte bundan yirmi yıl önce Oğuzları ve onların göçebe yaşayışını sürdüren torunlarını incelemeye girişmemiz, etnografik bir tecessüs ile ilgili değil, onların millî tarihimizdeki bu pek mühim yerlerinden ileri gelmiştir.

Konunun batıda şarkiyatçılar âleminde olduğu gibi, bizde de uzun müddet hayret edilecek derecede ihmale uğradığı bir gerçektir. Bundan dolayı aydınlarımız millî tarihimizin başlıca noktaları üzerinde bile doğru ve açık bilgilere sahip olmamışlardır. Bugün dahi Türk, Oğuz, Türkmen, Yörük, Tahtacı, Çepni, Selçuklu, Osmanlı, Karakoyunlu, Uygur, Özbek adlarının gösterdiği anlamları iyice kavramamış tarih hocalarının bulunduğunu söylersek, bu acı gerçeği daha açık bir şekilde ifade etmiş oluruz.

Eser, kısa bir girişle üç bölümden meydana gelmiştir.
Birinci Bölümde: Oğuzların eski tarihleri ve Selçuklu İmparatorluğu'nu kurmaları ele alındıktan sonra, bu imparatorluğun kurulması sonucunda muhtelif ülkelere dağılmış bulunan Türk göçebe topluluğunun hayatları, son asırlara kadar gelmek üzere, ayrı ayrı incelenmiştir. Yani burada Gök Türkler devrindeki Dokuz Oğuzların tarihi anlatılmış olduğu gibi, Dadaloğlu'nun Türkmenlerinden de bahsedilmiştir. İkinci Bölümde: Oğuzların boy teşkilatı ve Oğuz boyları, Üçüncü Bölümde ise, Oğuzların millî destanları (Dede Korkut Destanları) incelenmiştir. Gerek Oğuz boyları gerek Dede Korkut Destanları eserin planına uygun olarak yeniden yazılmıştır. Ayrıca eserin sonuna XVI. yüzyılda Oğuz boylarına ait Anadolu'daki yer adlarını gösteren bir cetvel de ilave edilmiştir. Bu cetvelin bazı meseleler üzerindeki çalışmalarımızda bize pek faydalı bir kaynak olacağı şüphesizdir.

Esere, konusundan dolayı mütehassıslardan başka, aydınların ve halkın da ilgi göstermesi beklenir. Bu sebeple, eserin yazılmasında onların faydalanmalarını kolaylaştırmak hususuna elden geldiği kadar dikkat edilmiştir. Hatta bilhassa Selçuklu tarihi üzerinde meslektaşlarımdan farklı düşündüğüm meseleler üzerinde, birkaç istisna ile münakaşalara girişmemem de kısmen yine aynı husus ile ilgilidir. Faruk Sümer, Nisan 1965
XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların, Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türklerinin ataları olduklarını biliyoruz. Selçuklu ve Osmanlı Hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde pek mühim roller oynamış bir Türk kavmi olduğu anlaşılmış bulunur.

Oğuzlar, Siriderya boyları ile onun kuzeyindeki bozkırlarda yaşarlarken, onlardan ancak bir bölüğü şehirlerde oturuyordu. Bu oturak Oğuzlar savaş ile meşgul olmayıp, kendilerini şehir hayatının gerektirdiği işlere verdiklerinden göçebe eldaşları onlara istihfafla yatuk, yani tembel demişlerdi. Gerçekten göçebe Oğuzlar oturak eldaşlarını istihfaf etmekte kendi telakkileri bakımından haklı sayılabilirler. Çünkü Selçuklu İmparatorluğu'nu oturak Oğuzlar değil, bizzat onlar kurmuşlardı. Fakat göçebe Oğuzlar da 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi ile Anadolu'yu açıp bu ülkede oturak yaşayışa geçmeye başladılar. XIII. yüzyılda onlardan mühim bir kısmının artık şehir ve köylerde yaşadığı görülür. Bununla beraber, adı geçen yüzyılda yine Anadolu'da, çoğunu yeni gelenlerin, yani Moğol istilasının önünden kaçanların teşkil ettiği, kalabalık sayıda göçebe Türk unsuru da vardı. Selçuklu Devleti, bir daha kurtulamayacak bir şekilde Moğol hâkimiyeti altına girince, Oğuzların deyimi ile yatuklar, yani oturak Türk halkı, kendisini mukadderata teslim ettiği hâlde, göçebe Türk unsuru, yani Türkmenler, Moğollara karşı mücadelede bulunmaktan geri durmadılar. Neticede Türk göçebe unsuru, Türkmenler, ilk önce Türkiye'de, sonra buradan giderek İran'da siyasi hâkimiyeti ellerine aldılar. Böylece Türkmenler, Türkiye tarihinin ikinci devrinin (Beylikler Devri) yaratıcıları oldukları gibi, İran'da da XX. yüzyıla değin Türk hâkimiyetini devam ettirdiler.

Türkiye tarihinin üçüncü devrini açan Osmanlı Hanedanı'na gelince, bu hanedanın da göçebe Türk unsurundan çıktığını biliyoruz. Diğer taraftan Osmanlı Hanedanı'nın gerek Marmara bölgesinin fethinde gerek Rumeli'nin ele geçirilmesinde mensup bulunduğu göçebe unsurdan geniş ölçüde faydalanmış olduğu da bir vakıadır.

Fakat XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye'de göçebe unsur siyasi ehemmiyetini eskisine nispetle epeyce yitirdi. Bu da başlıca, oturak yaşayışa geçmeler ve İran'a yapılan göçmeler sonucunda sayısının çok azalmış olması, Osmanlı askerî teşkilatının kudreti ve "delikli demir"in icat edilmesi gibi amillerden ileri gelmiştir. Bu sebeple, Anadolu'daki Türk oymaklarının Osmanlı devrindeki rolleri daha ziyade içtimai tarihimiz bakımından önemlidir. Gerçekten onlar, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren muhtelif amiller yüzünden vakit vakit bünyesinde zayıflık ve boşluklar meydana gelen yerleşik Türk halkının bu boşluklarını doldurarak ona daima kuvvet ve hayatiyet kazandırmışlardır. Bununla beraber, şunu da belirtmek yerinde olur ki, Türk oymakları son asırlarda dahi siyasi ehemmiyetlerini büsbütün kaybetmiş değillerdi. Nitekim, XVIII. yüzyılda Anadolu'da ortaya çıkan derebeyi ailelerinden, başta en büyüğü (Çapar Çapan-oğulları) olmak üzere, birçoklarının da yine göçebe Türk unsuruna mensup olduklarını biliyoruz.

Şu çok kısa izahat, göçebe Türk topluluğunun millî tarihimizde ne kadar mühim bir yeri olduğunu gösteriyor. Bunu bir cümle ile ifade etmek istersek, diyebiliriz ki: Türk göçebe unsuru, Oğuz Türklerinin Yakın Doğu'da Selçuklulardan sonra da siyasi hâkimiyetlerini devam ettirmelerinde başlıca rolü oynadığı gibi, Osmanlı devrinde de Anadolu'daki oturak Türk cemiyetinin varlığını korumasında pek mühim bir amil olmuştur.

İşte bundan yirmi yıl önce Oğuzları ve onların göçebe yaşayışını sürdüren torunlarını incelemeye girişmemiz, etnografik bir tecessüs ile ilgili değil, onların millî tarihimizdeki bu pek mühim yerlerinden ileri gelmiştir.

Konunun batıda şarkiyatçılar âleminde olduğu gibi, bizde de uzun müddet hayret edilecek derecede ihmale uğradığı bir gerçektir. Bundan dolayı aydınlarımız millî tarihimizin başlıca noktaları üzerinde bile doğru ve açık bilgilere sahip olmamışlardır. Bugün dahi Türk, Oğuz, Türkmen, Yörük, Tahtacı, Çepni, Selçuklu, Osmanlı, Karakoyunlu, Uygur, Özbek adlarının gösterdiği anlamları iyice kavramamış tarih hocalarının bulunduğunu söylersek, bu acı gerçeği daha açık bir şekilde ifade etmiş oluruz.

Eser, kısa bir girişle üç bölümden meydana gelmiştir.
Birinci Bölümde: Oğuzların eski tarihleri ve Selçuklu İmparatorluğu'nu kurmaları ele alındıktan sonra, bu imparatorluğun kurulması sonucunda muhtelif ülkelere dağılmış bulunan Türk göçebe topluluğunun hayatları, son asırlara kadar gelmek üzere, ayrı ayrı incelenmiştir. Yani burada Gök Türkler devrindeki Dokuz Oğuzların tarihi anlatılmış olduğu gibi, Dadaloğlu'nun Türkmenlerinden de bahsedilmiştir. İkinci Bölümde: Oğuzların boy teşkilatı ve Oğuz boyları, Üçüncü Bölümde ise, Oğuzların millî destanları (Dede Korkut Destanları) incelenmiştir. Gerek Oğuz boyları gerek Dede Korkut Destanları eserin planına uygun olarak yeniden yazılmıştır. Ayrıca eserin sonuna XVI. yüzyılda Oğuz boylarına ait Anadolu'daki yer adlarını gösteren bir cetvel de ilave edilmiştir. Bu cetvelin bazı meseleler üzerindeki çalışmalarımızda bize pek faydalı bir kaynak olacağı şüphesizdir.

Esere, konusundan dolayı mütehassıslardan başka, aydınların ve halkın da ilgi göstermesi beklenir. Bu sebeple, eserin yazılmasında onların faydalanmalarını kolaylaştırmak hususuna elden geldiği kadar dikkat edilmiştir. Hatta bilhassa Selçuklu tarihi üzerinde meslektaşlarımdan farklı düşündüğüm meseleler üzerinde, birkaç istisna ile münakaşalara girişmemem de kısmen yine aynı husus ile ilgilidir. Faruk Sümer, Nisan 1965
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat